Sahabenin Sünnet Anlayışı

Hatta onların özellikle, çocukluğunda gördüğü halde, Hz. Pey­gamber ile beraber bulunamayan kimseler hakkında, "Hz. Peygamberi görmüş­lüğü vardır ama, sohbeti yoktur" şeklinde değerlendirmeler yaptıklarını, fakat neticede onları da sahabeden saydıklarını görüyoruz. [25] Hadisçiler içerisinde sahâbî tanımını en geniş tutan İbn Hacer (ö. 852) şöyle der: "Sahabî, Hz. Peygam­bere mümin olarak mülâki olan ve İslam üzere ölen kimsedir." Ona mülaki olan ifadesi içerisine, onunla birlikte uzun süre veya kısa bir müddet oturup kalkan, ondan rivayet eden veya etmeyen, onunla birlikte savaşan veya savaşma­yan, onunla birlikte oturmasa bile, onu bir defa gören veya âmâlık gibi bir arı­zadan dolayı göremeyen kimseler de girmektedir. [26]

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, her ne kadar yukarıda verilen tarifler­de, Hz. Peygamberi kısa bir süre için gören kimselere de sahâbî ismi verilmiş olsa bile, onu görenler arasında diğerlerinden önce müslüman olanlar ve bütün ömürlerini onun yanında geçirenler vardır; onunla birlikte gazvelere iştirak edenler vardır; onunla birlikte İslam'ın yayılması, Allah isminin yüceltilmesi için çalışanlar, mücadele edenler vardır; onunla birlikte müşrikler tarafından tehdit edilenler vardır; eş ve çocuklarını terkedip başka yerlere hicret etmek zo­runda kalanlar vardır; nihayet şehid olanlar vardır. Elbette bütün bunlar ara­sında derece farkı olması tabiidir ve Hz. Peygamberi yalnız bir saat içinde gö­rüp ondan işittiği tek bir hadisi rivayet eden sahâbî ile, bütün ömrünü onun hizmetine vermiş, yahut İslam için onunla birlikte mücadele etmiş, yahutta bu yolda şehit olmuş sahâbî arasında bu derece ayrımım yapmak gerekmektedir; kısacası her sahâbîyi fazilet bakımından bir ve aynı mertebede saymak müm­kün değildir." [27]

Şüphesiz Hz. Peygamberi görmek, onunla çok kısa bir süre için de olsa gö­rüşmek, konuşmak, buluşmak, Allah'ın o insanlara lütfettiği büyük bir şeref, sonsuz bir bahtiyarlıktır. Hatta kaynaklarımızda, onu görür görmez, onun ya­lancı biri olmadığını anlayan, onu ilk görüşüyle müslüman olan, ona en fazla kızan bir düşman iken en çok seven bir dost haline gelen, yahut duyduğu bir hadisi veya dinlediği bir hutbesi ile dünya görüşü değişiveren, insanların sevi­yelerini, dertlerini, ilgi alanlarını dikkate alarak onlara en samimi bir biçimde yaklaşan Hz. Peygamberin oldukça etkileyici cazibe alanına giren, dolayısıyla kısa sürede fevkalade büyük değişimleri yaşayan birçok insandan bahsedilmektedir.[28] Çölden gelen bir bedevinin yapmış olduğu her türlü kabalıklarını sabır ve anlayışla karşılayan, onları tevazu, hilim ve ilimle düzeltmeye çalışan, şefkat ve merhamet abidesi bir Peygamberin etkileme gücü elbette kaçınılmaz­dır. Aynı şekilde Mekke'li aristokratlarca yıllardır ezilen, hor hakir görülen fa­kirler, köleler ile Rahmet Elçisi arasında yaşanan en küçük ilişkilerdeki etkileşim  bile en kısa sürede kendisini gösterecektir.

Fakat kabul etmeliyiz ki, yine de bir insanı tanımak, onun hakkında doğ­ru bir kanaata varabilmek elbette zaman ister, onunla farklı alanlarda, değişik ortamlarda, çeşitli ilişkiler içerisinde olmayı gerektirir. Onun söz ve davranışla­rını, hal ve hareketlerini bilmeyi, izlemeyi gerekli kılar. Durum böyle olunca, kendilerinden yararlanacağımız sahâbîlerin, bize sağlıklı bir peygamber telak­kisi ile sünnet anlayışı aktarabilecek kadar bilgi, görgü ve birikim sahibi kim­seler olmaları kaçınılmazdır. Bunun içinse, o telakki ve anlayışı elde edebilecek kadar, belli bir süre onunla birlikte yaşamaları adeta zorunlu hale gelmekte­dir. Gece gündüz, evde mescidde, çarşıda pazarda, seferde hazarda, zorda darda, savaşta barışta, sevinçte ve kederde onunla bir arada bulunan, bütün bu hallerde onu dinleyen, müşahede eden, soran, konuşan, görüşen insanlar elbette onu daha yakından tanıyacaktır.

Nitekim Abdulhay el-Leknevî (ö. 1304) de "Ashabdan murad; Râşid Halife­ler gibi, Muhacirler, Ensar ve başkalarından seferde hazarda, Hz. Peygamberle birlikte bulunan, ondan vahyi alan, şeriati, hükümleri ve İslamm edeblerini öğ­renen, nasih ile mensuhu bilen kimselerdir. Yoksa onu bir veya daha fazla gören herkes değil" [29] demektedir. Leknevî'nin zikrettiği bu hususlar ile, bizim bu çalışmamızda sahabeden kasdettiğimiz şeyler hemen hemen örtüşmektedir. Zi­ra biz, Hz. Peygamber hakkındaki en tutarlı telakkilerin, en isabetli kanaatle­rin, en yakın müşahedelerin, ancak bu vasıflan haiz sahâbîler tarafından orta­ya konulabileceğine inanıyoruz. Bizim için Hz. Peygamberin konumunu, sün­netini tesbit edebilmek açısından, onunla yeterli beraberliği olan sahâbîlerin kanaatlari, anlayışları önemli ve belirleyicidir. Zira onlar, Hz. Peygamberi sade­ce dinlemek, görmek ve izlemekle kalmamışlar, onunla birlikte, onun gibi yaşa­maya çalışmışlar, onu en iyi okuyanlar, en güzel anlayanlar olmuşlardır.

Zaten fiilî durum, ya da vakıa bizi buna zorlamaktadır. Zira, Ebû Zur'a er-Raziye (ö. 264) göre Hz. Peygamber vefat ettiğinde, onu görmüş ve dinlemiş 114.000 kişi vardı. er-Râfiî ise, bunun 60.000 olduğunu iddia etmektedir. Neticede hadisçilerin tarifine göre on binlerce sahâbî gelip geçmiştir. Ancak, saha­be isimlerini veya biyografilerini veren kitaplara baktığımız zaman, sahâbî olup olmadıkları tartışılanlar ve çocuklar da dahil olmak üzere az veya çok kendisin­den bahsedilen sahabe sayısı 8.000'e dahi ulaşmamaktadır. Bu ise, geride ka­lan onbinlerce sahabeden hiç haberimizin olmadığı anlamına gelmektedir. Çünkü bu kitaplarda, Tebük'te olduğu gibi, savaşa iştirak eden on binlerce meçhul askerden, heyetler halinde gelip müslüman olduktan sonra dönüp gi­den Medine dışında yaşayan onbinlerce insandan, bedeviden, son olarak Hz. Peygamber ile birlikte veda haccına katılmış onbinlerce kadın, çocuk ve değişik bölge halklarından kahir ekseriyeti yer almamaktadır. Dolayısı ile Hz. Peygam­beri ve sünnetlerini onlardan öğrenmek şöyle dursun, çoğunun kimliği hakkın­da dahi bilgimiz yoktur. Kendilerini bir parça tanıdığımız bu 8.000 kişiden de yalnızca 1008 veya 1060 ya da en fazla 1300 sahâbî hadis rivayetinde bulun­muştur. Bu 1000 sahâbîden 800 kişinin bir ile dokuz arası hadis rivayet ettiği göz önünde bulundurulursa, kalan 200 sahâbînin on ve daha fazla hadis riva­yet ederek bu iş ile meşgul oldukları söylenebilir. Bunlardan yedi kişi; binin, dört kişi; beş yüzün, 27 kişi; yüzün ve 194 kişi de onun üzerinde hadis rivayet etmişlerdir. [30] Şu halde Hz. Peygamber ve sünnetleri hakkında rivayetleri ile bizleri bilgilendirecek, diğer bir deyişle telakki ve anlayışlarına baş vuracağımız sahabe sayısı ancak 200-300 kişi dolaylarında olacaktır.

Netice itibarıyla biz, sahabenin sünnet anlayışı derken, daha çok Hz. Pey­gamberin çevresinde kümeleşen. onun eğitim ve terbiyesinde yetişen, onun sa­dık dostlarının, İbn Kuteybe'nin (ö. 276) ehl-i hâssa[31] diye nitelendirdiği özel ar­kadaşlarının telakki ve anlayışlarını esas alacağız. Bunun dışında kalan ve hadisçilere göre sahâbî sayılan bedevileri, dışarıdan gelip dönen heyetleri, çocuk veya genç olan, ya da geç müslüman olanlan ikinci planda tutacağız. Bunu şu şekilde gösterebiliriz;

Burada birinci halkayı oluşturanlar, genellikle İslam'ın ilk yıllarından iti­baren Hz. Peygamberin etrafında toplanan, sürekli onunla birlikte yaşayan, onun sohbet ve sünnetleriyle yetişen sahâbîlerdir. Bu halkaya öncelikle, Mekke'li Muhacirler ile Medine'li Ensar girmektedir. Bir de, Medine'ye yerleşip on­lar arasına katılan, sonradan onlara dahil olanlar o halka içerisindedir. İkinci halkayı oluşturanlar ise, bunlardan başka, müslüman olduktan sonra memle­ketlerine dönen, Medine haricinde yaşayanlar, bedeviler, Mekke fethinde ve da­ha sonra müslüman olanlar ile Medine'li olmalarına rağmen, Hz. Peygamberi görüp te sohbetine yetişemeyen çocuklardır.

Biz sahabeyi çok kesin çizgilerle yeniden tarif ve tahdit edecek değiliz. Burada sahabenin sünnet anlayışını ortaya koyabilmek için, hem teorik, hem de pratik olarak usulcülerin sahâbî tanımı çerçevesinde hareket ettik. İstisna­ları olmakla birlikte, görüşlerine ve anlayışlarına başvurduğumuz sahâbîler ge­nellikle Hz. Peygamberin etrafındaki ilk halkayı oluşturan meşhur sahâbîlerdir. Böylelikle biz, hadisçilere göre sahâbî sayıldığı halde bir türlü o sert mizacın­dan kurtulamayan, sünnet terbiyesinden de yeterince nasiplenememiş, olum­suz davranışlar sergileyen bir bedevi ile, daima Hz. Peygamberin manevi iklimindeki [32] medenî şahsiyetler arasında, mizaç, ahlak, fazilet vb. farkını gözetmemizin daha sağlıklı olacağı kanaatine vardık.

Aslında Kur'an'a baktığımızda sahabeden söz eden ayetlerde de, onların Hz. Peygambere yetişmiş olmaları ve onu görmüş olmaları değil, ona iman, ita­at ve ittiba etmeleri, onunla beraber olmaları, ona yardımcı ve destek olmaları önplana çıkartılmıştır:

"Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Elçi'ye, o ümmî Peygambere uyarlar.Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar, işte kurtuluşa erenler bunlardır. " [33]

"Ey Peygamber! (yardımcı olarak) Allah sana ve sana tabi olan müminle­re yeter." [34]

"Andolsun Allah, Peygamberin ve o güçlük anında ona uyan Muhacirle­rin ve Ensar'ın tevbelerini kabul etti..," [35]

"Muhammed, Allah'ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar: kafirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler..." [36]

“Fakat, Rasul ve onunla beraber inananlar, mallarıyla canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve işte murada erenler onlardır." [37]

Bazı ayetlerde ise sahabe, Hz. Peygambere inanan ve bu yüzden doğup bü­yüdükleri Mekke'den hicret etmek durumunda kalan Muhacirler, onlara kucak açan ve her türlü yardımı yapan Ensar ve daha sonra aralarına katılan sahâbîler olmak üzere üç kategoride zikredilir:

"İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler ve (Muhacirleri) barındırıp yardım edenler, işte hakkıyla mümin olanlar bunlardır. Bağışlanma ve hudutsuz rızık onlar içindir. Sonradan iman edenler, hicret edenler ve sizin­le birlikte cihad edenler, işte bunlar da sizdendir." [38]

"(Allah'ın verdiği bu ganimetler) bilhassa yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Pey­gamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır. Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşı­sında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsa­lar bile onları kendilerine tercih ederler. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Onlardan sonra gelenler: 'Rabbimiz. bizi ve bizden önce inanmış kardeşlerimizi bağışla, kalbimizde müminlere karşı kin bırakma. derler. " [39]

"Muhacirlerden ve Ensar'dan (İslam'a girmekte) ilk öne geçenler ile, bunlara güzelce tabi olanlar... Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. (Allah) onlara altlarından ırmaklar akan. içinde ebedi kalacak­ları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” [40]

Muhtelif ayetlerde ise savaşanlar ile savaşmayanlar; cihad edenler ile inan­dıklarını iddia edenler, Fetih öncesi savaşanlarla, Fetih sonrası savaşanlar arasında mukayese yapılmış ve bunların birbirine eşit olmadıkları vurgulan­mıştır:

'İnananlardan özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlara üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine de güzellik vadetmiştir, ama mücahidleri, oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır." [41]

"Elbette sizden (Mtekke'nin) fethinden önce (hak yolunda) harcayan ve sava­şan (lar ile sonrakiler) bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak eden ve sava­şanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel sonucu vadetmiştir." [42]

Çöllerde yaşamaları sebebiyle farklı mizaçlara sahip olan ve Hz. Peygamber ile daha az görüşme fırsatı bulan bedeviler hakkında ise Kur'an, onların müsbet yönleri kadar, menfi yönlerinden de bahseder:

"Ne Medine halkının, ne de onların çevresinde bulunan bedevi Arapların, Al­lah'ın Rasulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarının kaygı­sına düşmeleri onlara yakışmaz..."  [43]

"Bedevî Araplardan kimileri, de var ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır, ver­diğini Allah'a yakın dereceler kazanmaya ve Rasulün duasını almaya vesile sa­yar. Gerçekten o, kendileri için yakınlık vesilesidir. Allah onlan merhametinin içi­ne sokacaktır. " [44]

Bedevilerden bahseden diğer ayetlerde ise Kur’an, onlardan bazılarının ta­kındıkları olumsuz tavırları dile getirmiş ve onlan sert bir şekilde eleştirmiştir. Özellikle bu eleştiriler, Hz. Peygamber tarafından savaşa veya umre yolculuğu­na çağırıldıkları halde, yenilme, bir musibetle karşılaşıp geri dönememe korku­suyla çeşitli bahaneler ileri sürerek izin isteyip bu davete katılmamaları, [45] inanmadıkları halde, zekat alabilmek için inandıklarını iddia etmeleri ve bunu Hz. Peygamberin başına kakmaları, biraz daha fazla ganimet alabilmek için ka­ba davranarak onu incitmeleri, [46] Allah yolunda infaktan kaçınma, Allah'ın hü­kümlerini tanımama, müslümanların aleyhine ve hatta küfür ve nifaktan yana olumsuz tavırlar sergilemeleri [47] üzerinde yoğunlaşmıştır.

Buraya kadar zikrettiğimiz bu ayetlerde açıkça görüldüğü gibi Yüce Allah, sahabenin ne şahıslarından, ne Hz. Peygamberi görmüş olmalarından ve ne de aynı zaman ve mekanda yaşamış olmalarından söz etmektedir. Bilakis onlan başkalarından üstün ve faziletli kılan vasıflarından, yüksek erdemlerinden bahsetmektedir. Gayet açıktır ki, onlara vadedilen güzellikler, yapılan müjde­ler, Allah'ın hoşnudluğuna erişmiş olmaları, sırf Hz. Peygamberi görmelerin­den, O’nun çağdaşların olmalarından değil; ilahi övgüye mazhar olduklan iman, ittiba, itaat, bey'at, hicret, cihad, infak, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma mallarını ve canlarını Allah yolunda seve seve feda edebilme gibi tarihte eşine hiç rastlanmayan yüce meziyetlerden kaynaklanmaktadır. Ashabın bu meziyet­ler yönünden eşit olmadıklarını ifade eden bu ayetlerden hareketle biz sahabe­yi beş kategoride ele alabiliriz:

1- Mekke döneminde müslüman olanlar: Bunlar  İslamın öncüleri, ilk ina­nanları olma şerefini taşıyan, Mekke'deki en sıkıntılı işkence ve abluka yılları­nı yaşayan, ardından önce Habeşistan'a, sonra da Medine'ye hicret eden Mekke'li olsun veya olmasın bütün muhacirlerdir.

2- Medine'li Müslümanlar: Bunlar; Hz. Peygamberin Medine'yi teşriflerinden önce, I. ve II. Akabe bey'atlarında bulunanlar başta olmak üzere, hicret önce­sinde veya sonrasında müslüman olan, Muhacirlerle kardeş olup, onlara evle­rini, yurtlarını açan, onları himaye eden, ellerinden gelen hiç bir yardımı esir­gemeyen Medine'li yardımcılar, yani Ensar'dır.

3- Hicret ile Fetih arasında müslüman olanlar: Medine ve çevresinden veya dışarıdan gelip müslüman olan, sonra da Medine'ye yerleşen ve Muhacirlere ve Ensar'a güzelce uyum sağlayanlardır.

4- Mekke Fethi sonrası müslüman olanlar: Risaletin ilk yıllarından beri, Mekke'de Hz. Peygambere ve ashabına karşı her türlü düşmanca tavrı sergile­dikleri halde, Mekke'nin fethi ile boyun eğmek durumunda kalan; özellikle mi­silleme ve intikam imkanı olduğu halde, kendilerini affeden Hz. Peygamberin hoşgörüsünden sonra müslüman olan Mekke'liler ile, İslamın gücü karşısında müslüman olmak üzere her taraftan gelen heyetler de bu tabakayı oluşturmak­tadır. Bunlar, hem Medine dışında yaşamaları, hem de geç müslüman olmala­rı sebebiyle, Hz. Peygamber ile, bir veya birkaç kez görüşebilen, ancak fazla be­raberliği olmayan kimselerdir. Aynca küçük çocuklar da bu katagoriye dahil­dir.

5- Genel olarak bedeviler: İster Mekke döneminde, isterse Medine dönemin­de olsun gelip müslüman olan, istisnalar bir yana, bedevilikten ve onun tabiî sonucu olarak bir takım olumsuz  tavırlardan kurtulamayan sert ve kaba mi­zaçlıdır ki, onlardan ancak bir kısmı medenileştirilebilmiştir.

Zikrettiğimiz ilk üç maddedeki müslümanların, usulcülerin tarif ettiği sahâbîlerden oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte bizim de bu araştırma es­nasında sahabeden kasdettiğimiz, Hz. Peygamberin çevresinde, onunla birlikte yaşayan sahâbîlerdir. Bunlar, zikrettiğimiz ayetlerde "Onun beraberinde bulu­nan Muhacirler, Ensar ve onlardan sonra gelip de onlara en güzel bîr şekilde uyan" diye nitelendirilip övülen, derece olarak sonrakilerden üstün görülen sahabe-i kiramdır.

Şu halde Kur'an, açık bir şekilde sahâbînin tanımını yapmamışsa da, bu ayetlerin tavsifinden anlaşılan sahâbî ile, usulcülerin benimsedikleri örfî an­lamdaki sahâbî büyük oranda örtüşmektedir. Ancak tekrar belirtelim ki, bütün bu söylediklerimiz geneli itibariyledir. Ayetlerden hareketle yaptığımız bu beşli tasnif, [48] onların iman, ittiba ve teslimiyetleri esas alınarak yapılmıştır. Bedevi­lerden veya Fetih sonrası müslüman olanlardan da pekala benzer gayret içeri­sin ie bulunanlar olabileceği için biz, hadisçilerin görüşmeyi esas alan tarifini de reddediyor değiliz. Ne var ki, onlar Hz. Peygamberle görüşme şerefi itibarıy­la sahâbi sayılsalar bile, bizim konumuz açısından onlardan istifade etmemiz pek mümkün değildir. Zira bizim için önemli ve belirleyici olan, Hz. Peygambe­ri yeterince tanımış, onun sünnetlerini büyük oranda kavramış olmalarıdır ki, bunu bize nakledebilenler hiç şüphesiz daha çok, onunla beraberliği olan sahâbîlerdir. Aynca, ilk müslümanlardan olup, vefatına kadar Hz. Peygamberle yaşadığı, bütün savaşlara katıldığı halde, bazı büyük sahâbîler, değişik sebep­lerden dolayı bizlere fazla birşey nakledebilmiş değillerdir. [49] Bu yüzden biz, ka­naat ve anlayışlarını rivayetleriyle nakletmiş olan belli sayıdaki ileri gelen sahâbîlerin telakki ve görüşleriyle yetinmek durumundayız. Şüphesiz Hz. Peygam­beri, kendilerinden sonraki nesillere tanıtma, onun sünnetlerini sözlü ve fiili olarak nakletme gibi oldukça büyük bir hizmeti yerine getiren bu sahâbîlerin kanaatleri, onların genelinin anlayışları hakkında yeterli bir fikir verecektir.

 

B- Sünnet'in Kavramlaşma Süreci

 1- Arap Dilinde ve Kur'an'da Sünnet

 

"Sünnet" kelimesinin kökeni olan S-N-N maddesi, İslam öncesi Arap toplu­mu ve edebiyatında da, gerek isim ve gerekse fiil olarak, soyuttan somuta bir­çok anlamlan içeren zengin bir kelime grubuna kaynaklık etmiştir. Biz burada kelimenin semantik tahliline girmeksizin, sadece sünnet kavramı ile yakından ilgili olan bazı kullanımlara işaret etmekle yetineceğiz. [50]

İsim olarak sünnet kelimesi; yol, yol güzergâhı, yaşam tarzı (siret), davra­nış tarzı (tabiat) vb. anlamlara gelmektedir. Fiil olarak senne ve türevleri ise, bı­çak, kılıç vb. bilemek, parlatmak, zırha bürünmek, göz yaşlarının akması, üze­rine su dökünmek, develeri güzelce gütmek, güzel ve süslü konuşmak, dişleri temizlemek, yeni bir şekil vermek, ihdas etmek, çığır açmak, bir yola girip yü­rümek, sülük etmek, yolun işlek olması, bir durumu belirlemek-beyan etmek, toplum için kural koymak vb. anlamlarda kullanılmaktadır. [51]

Bu kullanımlardan anlaşılacağı üzere, Cahiliyye döneminde de S-N-N mad­desi daha çok davranışlarla ilgilidir. [52] Cahiliyye Arapları bununla bilhassa babalarından intikal eden ve kendileri için örnek davranış olan çeşitli örf ve adet­leri kastederler. [53] Nitekim İslam öncesi Arapların yabancısı olmadıkları sünnet kelimesi, Kur'an'da tekil formuyla, çeşitli terkiplerde yer almak suretiyle ondört kere kullanılmış; iki yerde de çoğul şekliyle geçmiştir. [54] Bunlardan sadece se­kizi sünnetullah şeklinde iken, [55] diğerleri sünnetuna, sünnetu men..., [56] ve sünnetu'l-Evvelîn [57] gibi isim tamlamalarında yer almaktadır. [58] [59]

 

2- Hz. Peygamber'in Dilinde Sünnet

 

Burada bizi ilgilendiren ve asıl üzerinde duracağımız husus, sünnet kavra­mının Hz. Peygamber tarafından ne şekilde ve hangi anlamlarda kullanıldığı­dır. Özellikle kavramlaşma sürecinde Hz. Peygamberin bu mefhuma katkısı ne kadardır, onu rivayetlerden tesbit etmeye çalışacağız.

 

a- "Sünnet" Kelimesinin Fiil Olarak Kullanımı

 

Hz. Peygamberden gelen rivayetlerin bir kısmında onun, sünnet kelimesini tamamen sözlük anlamıyla kullandığını görmekteyiz.

1- İyi olsun, kötü olsun bir işte öncülük etme, çığır açma, başkaları tarafın­dan izlenecek davranışlar sergileme anlamında:

İbn Ebi Şeybe (ö. 235) ve Müslim'in (ö. 261) tafsilatlı olarak naklettiklerine göre, Medine'ye Mudar kabilesinden başı açık, yalın ayak, üstü başı yırtık, ama kılıçlarını kuşanmış bir grup gelir. Onların ihtiyaç içerisinde olduğunu görün­ce rengi değişen Hz. Peygamber, ashabını mescidde toplayıp, bazı ayetlerle ahireti hatırlatarak onları, bu muhtaç misafirlere yardım etmeye teşvik eder. Bir müddet sonra Ensar'dan bir zat, neredeyse bir avuçtan fazla bir kese (para) ge­tirerek yardımı başlatır. Diğer insanlar da onu izler ve kısa sürede iki öbek yi­yecek giyecek toplanır. Bunun üzerine sevincinden yüzü gülen Hz. Peygamber şöyle buyurur:

"Kim İslam'da güzel bir sünnet başlatırsa, ona hem kendi ecri, hem de ecir­lerinden hiç birşey eksilmeksizin kendisinden sonra o işi yapanların ecri vardır. Kim de İslam'da kötü bir sünnet başlatırsa, ona hem kendi günahı, hem de gü­nahlarından hiç birşey eksilmeksizin kendisinden sonra o işi yapanların günahı vardır. " [60]

Bu rivayette Hz. Peygamber, öncülük yapma, çığır açma anlamında senne fiilini, hem iyi, hem de kötü işler için bir arada kullanmaktadır. Onun bu ifa­desinde senne fiili, sözlük anlamında olup, iyiye de kötüye de delalet edebilen nötr bir anlam taşımaktadır. Şu kadar var ki, Hz. Peygamber bu ifadeleriyle, birincisine teşvik ederken, ikincisinden sakındırmaktadır. Bu hadisin, başka kaynaklarda farklı lafızlarla rivayet edildiğini görmekteyiz. Serme fiilinin anla­şılması bakımından, mana ile rivayet edilen bu haberin diğer varyantlarından sadece ilk kısımlarını vermemiz yeterli olacaktır:

a- [61]

b- [62]

c- [63]

d- [64]

e- [65]

f-  [66]

g- [67]

h- [68]

Bu rivayetlerin ilk dördünde sünnet-i hasene x sünnet-i seyyie yerine, saliha x seyyie, hayr, x şerr, hayr x seyyie ve dalâl x hudâ karşıtlıkları kullanılmış­tır. Aynı şekilde, 5 ve 6. rivayetlerde de, senne fiili yerine deâ ilâ fiili kullanıl­mıştır ki, davet etme, teşvik etme ve sevk etme anlamlarını taşımaktadır. Son iki rivayette ise konu farklı bir mecraya kaymakta, ölmüş sünnetlerin ihyasın­dan bahsedilmektedir. Bu sebeple biz, onların sıhhatleri konusunda ihtiyatla davranmaktan yanayız. Şu kadar var ki, bu rivayetlerde sünnet-i seyyie yerine, bid'at ihdas etme ifadesinin kullanılması ilginçtir. Zira, ihdas etme anlamı da olan sünnet kelimesi ile, ilk defa kötü bir davranış sergileyerek başkalarına kö­tü örnek olma anlamındaki bid'at ihdas etme, burada birbiriyle örtüşmektedir.

Hz. Peygamberin sünnete nötr olarak ihdas etme anlamı vermesi, biri olumsuz, diğeri olumlu olmak üzere şu iki kullanımda da mevcuttur.

a- Kardeşini öldürmekle ilk cinayeti işleyen Hz. Adem'in oğlu Kabil hakkın­da [69] Hz. Peygamber şöyle buyurur:

"Haksızlıkla öldürülen her kimsenin kanından dolayı Hz. Adem'in ilk oğluna bir günah yazılır. Çünkü o, öldürmeyi ilk defa ihdas edendir. " [70]

Görüldüğü gibi burada senne, tam manasıyla fiilleriyle eş anlamlıdır. Çünkü yeni ve orjinal bir davranış tarzı olmaları itibarıyla fiilleri birbirleriyle örtüşmektedir. Bu, sünnet kelimesinin orjinallik karakterinin yanısıra, bünyesinde barındırdığı nötrlük karakterini yansıtması bakımından da önemli bir noktadır. [71]

b- Hz. Peygamberin, sünnet fiilini olumlu anlamda kullandığına dair de şu misali verebiliriz:

"Muaz b. Cebel'in anlattığına göre bir defasında o, namaza gecikmiş ve ba­zı rekatları kaçırmıştı. Hz. Peygamber selam verince Muaz kalkıp, kaçırmış ol­duğu rekatları tamamlamıştı. Onu gören Hz. Peygamber:

"Muaz (ilk defa böyle birşey yapmakla) size bir sünnet ihdas etti. [72] Artık siz de böyle yapınız!" buyurdu [73]Başka bir rivayette ise benzer bir davranışı İbn Mes'ud sergilemiş, Hz. Peygamber de aynı şekilde "İbn Mes'ud size bir sünnet ihdas etti, artık bu sünnetle amel edin!" buyurmuştur [74]

Bazı rekatların kaçırılması halinde ne şekilde hareket edileceğine dair Hz. Peygamberin herhangi bir beyanatı olmamasına rağmen, Hz. Muaz burada ken­di rey ve içtihadıyla eksik rekatları tamamlama cihetine gitmiştir. Bu kadarıy­la Muaz'ın bu davranışı, ilk defa ihdas anlamında nötr bir davranış tarzıdır. Fa­kat İbnu'l-Kayyim'in (ö. 751) de dediği gibi [75]Hz. Muaz'ın bu yeni davranışı, Hz. Peygamberin takrir ve tasvibini aldıktan ve "siz de böyle yapın!" buyurduktan sonra meşruiyyet kazanmış ve ıstılahı anlamda uyulması istenen bir sünnet haline gelmiştir. Bunu şu şekilde formüle edebiliriz:

Muaz'ın davranışı = ihdas    +    Hz. Peygamberin onayı    =    sünnet.

Hz. Muaz'ın reyine dayalı bu davranışı, şayet Hz. Peygamberin onayını al­mamış olsaydı, onun ne meşruiyyetinden, ne de sünnet oluşundan söz edilebi­lirdi. Aynı durum İbn Mes'ud'un davranışı için de geçerlidir. Ayrıca ıstılahı an­lamda sünnet koyma, yalnızca Hz. Peygambere ait bir olgu olduğundan, her­hangi bir sahâbînin reyine dayalı bir davranışının, direkt olarak Hz. Peygambe­rin sünneti gibi bir sünnet sayılması mümkün değildir.

2- Beyan etme, belirleme anlamında:

İmam Malik'in, isnadsız olarak rivayet ettiği bir habere göre Hz. Peygamber:

"Ben beyan etmek sünnet belirlemek için (li esunne) unutu­rum veya unutturulurum" buyurmuştur. [76] İsnadsız olması sebebiyle bir hayli eleştirilen [77] bu rivayeti İbnu'l-Esîr (ö. 606), "Yani ben insanları doğru yola ilete­bilmek için unutkanlığa sevkedilirim ve kendilerine unutkanlık ârız olduğunda ne yapmaları gerektiğini onlara beyan ederim" şeklinde anlamaktadır. [78] İbn Abdilberr (ö.463) ise, "eu unessâ" ifadesinin râviden kaynaklanan bir şek olduğu­nu söyledikten sonra, Hz. Peygamberin bununla, "unutkanlık ârız olduğunda ba­na uymaları, benim fiilimi örnek almaları için ben ümmetime sünnet belirliyorum koyuyorum" demek istiyor" açıklamasını yapmaktadır. [79]

Görüldüğü gibi, bu ifadede serine fiili, beyan etme, belirleme anlamında lûgavî manasıyla kullanılmıştır. Ancak bunun, Hz. Peygamberden sadır olduğu kabul edilirse, onun özellikle ibadetler sahasındaki beyanı veya kasıtlı olarak herhangi bir davranış tarzını belirlemesi, bu ifadeyi sözlük anlamından çıkartıp, ıstılahtaki sünnet anlamına taşıyacaktır. Zira neticesi itibarıyla Hz. Peygamberin söz konu­su beyanı veya belirlediği davranış, ümmetin uyması beklenen bir sünnettir. [80]

Dolayısıyla ibareye sözlük anlamı veren İbnu'l-Esir de (ö. 544), terim anlamı ve­ren İbn Abdilberr de (ö. 463), metni farklı yönlerden doğru anlamaktadırlar.

3-  Belli bir kural uygulama, muamele etme anlamında:

Malik (ö. 179) ve Abdurrazzak'ın (ö. 211) isnadlarıyla naklettiklerine göre Hz. Ömer (ö. 23), ne Araplardan, ne de Ehl-i Kitap'tan sayılabilen Mecûsilerden cizye alıp almama konusunda nasıl davranacağını bilemediğini söyleyince, Abdurrahman b. Avf (ö. 32), "Ben tanıklık ederim ki, Rasûlullah'ı şöyle buyurur­ken işittim:  

"Onlara Ehl-i Kitab'a uygulanan muameleyi uygulayın!" demişti.

Yorum Yaz